"Here we are, trapped in the amber of the moment. There is no why." K. Vonnegut
***
Ekim aynının son günlerinde Potocur'daydım. Yukarıdaki fotoğraf inekleri otlatmaya çıkardığımız yayla yolu üzerindeki bir otlakiye :)
Neriman Fitoz müthiş kadın; köydeki öğretmenim. Bıkmadan anlattı, gösterdi, öğretti, yedirdi, içirdi. Beni 5. kızı olarak kabul ettiği için çok şanslıydım hem de pek çok.
Şehirde doğdum. Hiç köyüm olmadı. Karadenize yaptığım ilk geziyle dağlara aşık oldum. Geleneksel tarım, permakültür, sürdürülebilir yaşam benim için her geçen gün daha da önem kazanıyor. Ama basıp gidecek bir köyüm yok. Her sene Yeşil Yayla Festivallerinde keşke bu köyde yaşasam diyerek sonrasında şehre dönüş ve toprak özlemini bastırmaca :(
Bir gün bizim dernek (Gola Kültür Sanat ve Ekoloji Derneği) benzer bir konuyu ele almaya karar verince hemen gönüllü olarak atıldım. Geleneksel tarım ve sürdürülebilir yaşamın karadenizde tanıklığını yapmak benim için tadından yenmeyecek bir proje ve hatta ballı ekmek lokmasıydı.
Köy hayatıyla ilgilenmeyenler için bundan sonrası biraz sıkıcı olabilir. Fotoğraflara bakıp kaçabilirsiniz :)
Hüseyin Dede, Neriman ablanın kayınpederi geldiğimde sobayı yakmaya çalışıyordu. Yola yeni beton döküldüğü için Refik Abiyle 2.5 saat yürüyerek köye vardığımızda Neriman abla henüz otlakiyeden inmemisti.
Sultan abla, Neriman ablanın komşusu hemen beni misafir etti. Gelsin çaylar, yemekler :)
Köydeki herkes kış hazırlıklarına başlamıştı. Mısırlar toplanıp, ayıklanıp asılarak kurutuluyor. Bir kısmı tanelerine ayrılıp kuzinede fırınlanıyor. Fırınişi denilen bu taneler daha sonra değirmende öğütülüp un olarak saklanıyor.
Sabah Neriman abla öğlen yemek için fındıklı çörek hazırladı. Daha sonra inekleri almak için yola çıktık. Otlakiyeye yakın olsun diye inekleri köye 1-2 saat uzaklıkta başka bir ahırda tutuyor.
İneklerin kaldığı ahırın önündeki çayırda Hüseyin Dede -Neriman Ablanın babası (kayınpederiyle adaş), Neriman Abla ve biricik çoban köpeğimiz Artiz, nefis fındıklı çöreğin tadını çıkarıyoruz.
Haydarııım :) Bir aylık ana kuzusu daha. eheh sevmek için çörekle kandırdım.
Burada yapılacak iş çok kolay gözükebilir ama oldukça zor. Yine zamana karşı bir yarış ve hava şartlarıyla mücadele söz konusu (gerçi sonu belli bir mücadele; hava durumu her zaman kazanır). Kışın ineklerin yemesi için ot kesip kurutup daha sonra bunları aşağı Artvin'e indirmek gerekiyor.
Şu ateşin başında hayatımın en güzel uykusunu uyudum desem başım ağrımaz. Sadece tarifim yetersiz kaldığı için üzüntü duyarım. Nasıl derin, nasıl tatlı, nasıl güzeldi inanın anlatamam. Sanki ölmüşüm de tekrar dirilmişim (artık o nasıl bir kafaysa). Tabii bu konuda aşağıda ateşi söndürmemek için dumanında boğulduğuma dair bir takım söylentiler var lütfen kulak asmayınız. Tek kelimeyle huzurlu bir uykuydu. Hayatımda ilk defa kendimi bu kadar huzurlu ve doğayla bütün hissettim.
Otlakiyede demlediğimiz çayda pek güzeldi ço afedersiniz, canınızı çektirmek gibi olmasın :P
Bu da Lütfiye teyzenin danalarından biri. Lütfiye teyze ve eşi bu otlakiyede bir barakada kalıyorlar. Hayvanlarını da burada geçici bir barınakta tutuyorlar. Böylece her gün köye inip çıkmaktansa burada hem ot kesip hazırlıyorlar hem de hayvanları otlatıyorlar.
İkinci gün ateş yakmamıza gerek kalmadı. Lütfiye teyze bizi çaya çağırdı. Arkada Lütfiye teyze, ben ve Şükrü. Şimdi adını tam hatırlayamıyorum (lazca olan tüm köy isimleri tabii ki türkçeleştirilmiş dolayısıyla aklımda tutamadım) ama yukarıdaki köylerden birinde ailesiyle beraber yaşıyor.
Orak, tırpan farketmiyor, şimdilik bana göre ikisi de zor dostum, ot toplamak 1- elif 0 oturabilirsin :(
Bunlara lazca kunkuli deniyor (yanlış yazmış olabilirim tabii ama okunuşu böyle) küçük ot bağı.
Bir gün de sağolsun Şükrü ve ailesi beni misafir etti. Topalm 5 kardeşler ve hepsi erkek. Annelerinin işi zor ama en azından gelini Serpil var yanında. Şükrü ağabeylerinden birini askerdeyken kaybetmiş. İntihar olarak kayıtlara geçmesine rağmen aslında intihar olmadığını düşünüyorlar. Biraz şaibeli bir durum. Konu çok hassas ve üzüntü verici olduğundan fazla soru soramadım. Sonuçta hiçbir şey gideni geri getirmiyor ne yazık ki. Zaten aile de uğraşmaktan vazgeçmiş :(
Serpil, Şükrü'nün eşi 7 aylık hamile :) yakında bebiş sevicez. Sabah yeğeniyle beraber inekleri ve keçileri otlamaya çıkardılar.
Sariye teyze, Şükrü'nün annesi sabah sağılan sütten peynir hazırlıyor. Mısır ekmeği yaptım ama peynir yapmadım hiç, ancak ucundan Neriman ablaya yardım edebildim. Bir dahaki sefer umarım peynir de yapabilirim :) kısmet artık.
Burası Balıklı denen bir tepe. Bizim ot topladığımız tepenin karşısında konum olarak. Şükrü daha önce ormancıların kaldığı yeri elden geçirip hayvanlarını buraya çıkaracak. Bütün gün inekler için yer hazırladı.
Ardeşenli :) eve döndüğümde fındıkları ayıklamaya yardıma gelmişti. Burada işler böyle, birilerini yardıma çağırmaya gerek bile yok. Kimin kapısında ne varsa, fındık, mısır hepberaber ayıklanıyor.
Neriman ablam süt makinesinden yeni getirdiği sütü geçiriyor. Bu makinayla sütün yağı/kaymağı ve süt ayrılıyor. İnekler uzakta olduğu için sütü genellikle peynir, yağ ve yoğurt yaparak değerlendirdik.
Hava hep yaş olduğundan, maalesef tohumluk fasulye dalında bekletilemiyor. Tohumlukları ve yenilecekleri ayırdık. Tohumlukları da ipe dizip kuzineye yakın yerlere astık.
Ve evet karadenizin değişmez manzarası; yağmur başladı. Islak mıslak artık bahçede ayının talanından kalan mısırları toplamamız gerekiyordu.
Neriman abla tikinasını sırtlandı. Mısır toplarken en gıcık şey "pen3e" yani sümüklüböcek :(( sümüklüler ellerimize yapışmasın diye eldiven takıyoruz.
Ayşe, Neriman ablanın büyük kızı, sağ kolu, kardeşlerinin küçük annesi :) Kuzinenin başında "hey gidi hey eski günler" diye bir başladı anlatmaya ağzım açık kaldı. Daha yayla yolu yokken babası ve dedesiyle keçi sürüsünü -o zamanlar babası ince malcılık yapıyormuş- yaylaya çıkarırlarmış. Bütün yaz yaylada kalıp peynir yapıp, keçi yayarlarmış. Şimdi yayla yolu var ama yaylaya giden yok :( hayvancılığı ise neredeyse herkes bırakmış durumda.
"Kçe mundi tuti"(*) bahçenin en güzel mısırlarını mideye indirmişti. Gece gece bahçeye gidip attığımız fişeklerin, yaktığımız ateşlerin pek bir faydası olmamıştı. Neyse Ayşe'nin gelmesiyle yağmur var demeden bahçenin bir kısmını topladılar. Neriman abla da inekleri dün köye indirdiğinden en azından işler biraz olsun hafiflemişti.
Bu yaprakların arasına saklanan da neymiş bakalım :) Biz istanbullular balkabağı diyoruz, Lazlar sakız ben bilemedim. Zaten istanbullular süt mısırda da sınıfta kalmıştı. Ha bal ha sakız adının önemi yoktu. Önemli olan akşama kabak muhallebisinin olmasıydı :)
Süt mısır henüz daha olmamış mısır demek, böyle tanelerini tırnaklayınca içinden süt gibi özünün çıkması demekmiş yeni öğrendim. Suda haşlanan mısıra istanbulda süt mısır derler BÜYÜK YALAN!! Bildiğin bebek mısır ister suda pişir ister közde tek kelimeyle nefis.
Hazır yemek konuları açılmışken bunu da araya sıkıştırayım :)) Karadenizde yemekler genelde "ot'aganu" tavalamak üzerine kurulu. Hemen her şey tavalanabilir, tereyağında kavrulabilir. Yukarıdaki peynir tavalama harika ama ondan güzeli pekmez tavalamaydı. Serpil'in ellerine sağlık.
Herkes toplanıp mısırlara girişti. Önce mısırın dışındaki pis yapraklar koparılacak. Kalan 3-4 yaprağı geriye tavşan kulağı gibi itilecek. Bunun gibi 3-4 tanesi de birbirine bağlanacak. Sonra bu bağlar da birbirine bağlanacak :) ve serendere kaldırılacak. Ayıklanan mısır yapraklar "çonçi" ineklerin yiyeceği oluyor.
Bugün son günüm ben de dışarı çıkıp dolaştım. Hayat ne güzeldi.
Bir haftadır benim de evim olan Neriman ablanın evinin kıyısından geçen bu suya da HES musallat olacak mıydı? Neden ben Potocur'da kalmak isterken Potocurlular Yalova'ya göç etmişti? Hayat aslında çok mu karmaşıktı? Ben kendimi mi kandıryordum?
Bu arkadaş ve tayfası her yerde, patikalar da dahil hiç durmadan ağ örüyorlardı. Burada örümcekleri bile oturup seyrettim. Önce üçgen dilimlerden oluşan ağlarını örüyorlar. Sonra ipliği kıçından çıkarıp arka ayaklarıyla üçgenleri oluşturan iplere yapıştırarak, dairesel bir biçimde üçgenlerin arasını dolduruyorlar.
Örümcekler, kabaklar derken şu yukarıdaki arkadaşın da bikinisiz fotoğrafını koymadan geçemeyeceğim. Nasıl güzel siyah mor karışımı rengi var.
Potocur köyünden manzaralara devam :) şu soldaki serender, hani girişi mısır dolu olan. Bir çeşit kiler. Altındaki bacaklarının gövdeyle birleştiği yerde, farelerin çıkmasını önlemek için tekerlek gibi yassı silindirik parçalar var.
Ayşe ile Neriman Abla yine mısır toplamak için bahçeye gittiklerinde ben de biraz çobanlık yaptım. Haydarım hemen yorulup bi yerlere kıvrıldı. Annesi Maşalah ve Çiçekli Böcekli ise aşağıya bakkala gitmeye niyetlendiler bir iki kere zor çevirdim. Köyde otlatmak sanki daha zor. Yola çıkacaklar, komşunun "çela" sını yiyecekler diye gözümü dört açtım. En azından çobanlıkta bir geçer not alsam yüreğim daha az yanacaktı.
Çiçekli-böcekli, Şaban, Maşalah, Haydar, Ramazan, Recep, Tosunpaşa, Kirmiza Neriman ablanın inekleri. Tosunpaşa bu kurban bayramında aramızdan ayrıldı :(
Akşama nefis fasulye var :) Neriman abla öyle becerikli bir kadın iki çırpıda nefis bir şeyler uydurur, tadı damağınızda kalır.
Ayşeciğimin elleriyle yaptığı beyaz ekmek. Her zaman mısır ekmeği yenmiyor. Bu ekmeğin de yeri ayrı. Yanıma yolluk olarak aldım, uçakta yiyecektim hesapta ama uçağa gdene kadar yolda yedim :))
Hüseyin dede, Neriman ablanın kayınpederi. Eskiler ne yerdi ne içerdi konularını aydınlatmak için inanılmaz bir kaynak. Şunun şurasında çay ve mısır karadenize yeni girmiş sayılır. Ama pek konuşamadık kendisiyle, hem vakit olmadı hem de ben rahatsız etmek istemedim. Ayşe biraz yokladı bize bir iki bir şey anlatsın diye "bilmem" dedi kesti. Neyse ki fotoğrafa izin verdi :) Biz Ayşeyle dayak beklerken, bir de poz verdi :) Kısmetse bir daha ki sefere belki bir iki hikaye, hatıra anlatır bize.
Teşekkürler Fitoz ve Namlıkaya Aileleri
(*) Kçe mundi tuti - beyaz kıçlı ayı

























































